Tüm Yazılara Dön
kaygıinsanpsikologterapipanikatak

İnsan Düzeltilmesi Gereken Bir Varlık Değildir

14 Ağustos 2026
İnsan Düzeltilmesi Gereken Bir Varlık Değildir

Bir süredir kendimizle kurduğumuz ilişkinin tuhaf bir hâl aldığını düşünüyorum.

Kendimizi tanımaktan çok kendimizi düzenliyoruz.

Daha özgüvenli olmalıyız. Daha disiplinli, daha üretken, daha sakin. Kaygımızı yönetmeli, sınır koymayı öğrenmeli, geçmişimizi çözmeli, doğru insanları seçmeli, daha sağlıklı ilişkiler kurmalıyız.

Ve tabii bütün bunların sonunda ulaşmamız gereken o meşhur yere varmalıyız:

Kendimizin en iyi versiyonuna.

Bunların hiçbirinin tek başına kötü bir tarafı yok.

İnsan değişebilir. Hatta bazen değişmelidir. Davranışlarımızın bize ve başkalarına nasıl etki ettiğini görmek, ilişkilerimizde tekrar eden örüntüleri fark etmek, yeni yollar öğrenmek yaşamımızı gerçekten değiştirebilir.

Benim itirazım değişmeye değil.

Değişebilmek için önce şu an olduğumuz hâlimizde bir sorun olduğuna inanmamız gerektiği fikrine.

Kendimizi geliştirmek mi, kendimizden kurtulmak mı?

İkisini birbirinden ayırmak her zaman kolay değil.

“Daha özgüvenli olmak istiyorum.”

Bu cümlenin arkasında kendisini merak eden biri de olabilir, kendisinden hiç hoşlanmayan biri de.

“İlişkilerimde daha farklı davranmak istiyorum.”

Bu, kendi örüntülerini anlamaya çalışan birinin de cümlesi olabilir; bir daha incinmemek için kendisinin kusursuz bir versiyonunu yaratmaya çalışan birinin de.

Dışarıdan bakınca ikisi de aynı şeyi söylüyor:

Değişmek istiyorum.

Ama insanın kendisiyle kurduğu ilişki aynı değil.

Birinde soru şuna benziyor:

“Ben burada ne yaşıyorum?”

Diğerinde ise:

“Bende ne yanlış?”

Belki aralarındaki en önemli fark burada başlıyor.

Psikoloji literatüründe mükemmeliyetçilik de yalnızca “yüksek hedefler koymak” anlamına gelmiyor. Araştırmalar mükemmeliyetçiliğin farklı boyutlarını birbirinden ayırıyor. Özellikle kusursuz görünme ihtiyacı, kusurları gizleme ve kusurları başkalarına açıklamaktan kaçınma gibi mükemmeliyetçi kendini sunma biçimleri psikolojik sıkıntıyla ilişkili bulunuyor.

Belki de mesele ne kadar yüksek hedef koyduğumuzdan önce, o hedefe ulaşamadığımızda kendimiz hakkında neye inandığımızdır.

“Yeterli” olmak neden sürekli biraz ileride?

Modern insanın önünde tuhaf bir hedef var: tamamlanmak.

Biraz daha üretken olduğumuzda, biraz daha özgüven kazandığımızda, bedenimizi biraz daha sevdiğimizde, geçmişimizi biraz daha çözdüğümüzde, ilişkilerimizde biraz daha “sağlıklı” olduğumuzda…

Sanki sonunda kendimizle uğraşmayı bırakabileceğimiz bir noktaya ulaşacağız.

Ama hedef sürekli hareket ediyor.

Çünkü kendimizi geliştirebileceğimiz alanların sonu yok.

Daha iyi uyuyabiliriz. Daha çok okuyabiliriz. Daha iyi iletişim kurabiliriz. Daha düzenli yaşayabiliriz. Daha bilinçli seçimler yapabiliriz.

İnsan hayatının neredeyse tamamı optimize edilebilir.

Ve belki sorun tam da burada başlıyor.

Gelişmek bir imkân olmaktan çıkıp bir zorunluluğa dönüştüğünde, olduğumuz kişi giderek gelecekte ulaşmamız gereken kişinin başarısız bir taslağı gibi görünmeye başlayabiliyor.

Hayat da fark etmeden erteleniyor.

Önce kendimi düzelteyim.

Sonra rahat ederim.

Sonra severim.

Sonra yaşarım.

Ama bu yalnızca bireysel bir mesele mi?

Burada psikolojinin sınırlarından biraz dışarı çıkmak gerekiyor.

Çünkü kendimizi sürekli geliştirme arzumuz yalnızca içimizden doğmuyor olabilir.

İçinde yaşadığımız kültür de bize nasıl bir insan olmamız gerektiğine dair fikirler veriyor.

Daha üretken ol.
Daha iyi görün.
Potansiyelini gerçekleştir.
Zamanını daha iyi kullan.
Kendine yatırım yap.
Kendinin en iyi versiyonu ol.

Sosyoloji ve eleştirel sosyal teori literatürünün bir bölümü, çağdaş bireyin giderek kendi performansından sorumlu, kendisini yöneten ve değerlendiren bir özne olarak kurulmasını tartışıyor. Bu yaklaşımda performans, rekabet, bireysel sorumluluk ve kendini sürekli geliştirme talepleri yalnızca iş yaşamında kalmıyor; gündelik hayatımıza ve kendimizle kurduğumuz ilişkiye de taşınabiliyor.

Wellness kültürü üzerine yapılan çalışmalar bile bedenin ve benliğin sürekli izlenmesi, yönetilmesi ve iyileştirilmesi gereken alanlar olarak sunulabildiğine dikkat çekiyor.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Bu, “kişisel gelişim kötüdür” demek değil.

Sorulması gereken soru başka:

Kendimizi geliştirmek ne zaman bir imkân olmaktan çıkıp hiç bitmeyen bir yükümlülüğe dönüşüyor?

Başkasının hayatı, benim ölçü cetvelim

Bir de bütün bunları artık yalnız yaşamıyoruz.

Başkalarının bedenlerini, ilişkilerini, evlerini, kariyerlerini, sabah rutinlerini, okudukları kitapları, yaptıkları sporları ve “iyileşme yolculuklarını” görebiliyoruz.

Dolayısıyla yalnızca kendimizi geliştirmiyoruz.

Kendimizi karşılaştırarak geliştiriyoruz.

Burada sosyal medyayı tek başına suçlamak kolay olurdu. Araştırmalar bundan daha karmaşık bir tablo gösteriyor.

Örneğin genç yetişkinlerle yapılan bir Instagram çalışmasında, Instagram kullanım yoğunluğunun tek başına benlik saygısını doğrudan düşürdüğü bulunmadı. Buna karşılık özdeğerini başkalarının onayına daha fazla bağlayan kişilerde sosyal karşılaştırmanın önemli bir rol oynadığı görüldü. Başka çalışmalar da sosyal ağ kullanımında yukarı yönlü karşılaştırma, benlik saygısı ve öznel iyi oluş arasındaki ilişkilerin kişiden kişiye değişebildiğini gösteriyor.

Bu ayrıntıyı önemsiyorum.

Çünkü yine aynı yere geliyoruz:

İnsanı tek bir davranış açıklamıyor.

Bağlam önemli.

Peki “sağlıklı insan” kim?

Psikolojinin dili de bazen istemeden bu arayışın içine karışabiliyor.

Kaygılanıyoruz.

“Bunu aşmam gerek.”

Bir ilişkide aynı yere geri dönüyoruz.

“Yine aynı hatayı yaptım.”

Birinden uzaklaşıyoruz.

“Kaçınganım.”

Birine fazla tutunuyoruz.

“Kaygılı bağlanıyorum.”

Kavramlar deneyimlerimizi anlamamıza yardımcı olabilir. Bunun için varlar.

Ama insanı anlamak için kullandığımız kavram, insanın kendisine dönüştüğünde bir şey kaybediyoruz.

Çünkü bir davranış, insanın tamamı değildir.

Ve davranışların bir bağlamı vardır.

Bugün değiştirmeye çalıştığımız bazı şeyler hayatımızın başka bir döneminde başa çıkmanın bildiğimiz yollarından biri olmuş olabilir.

Bunu anlamak davranışı doğru yapmaz.

Sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.

Ama soruyu değiştirebilir.

“Bunu kendimden nasıl söküp atarım?”

yerine,

“Bu neden burada?”

Kendini kabul etmek, değişmekten vazgeçmek değildir

Belki burada en çok karıştırdığımız şeylerden biri bu.

Kendini kabul etmek bazen:

“Ben böyleyim, yapacak bir şey yok.”

demekmiş gibi anlaşılıyor.

Ben bundan bahsetmiyorum.

Bir insan kendisine zarar veren bir ilişki örüntüsünü fark edebilir ve değiştirmek isteyebilir.

Öfkesinin başkalarını incittiğini görebilir.

Kaygısının hayatını ne kadar daralttığını fark edip yardım isteyebilir.

Kendimizle ilgili bir şeyi kabul etmek, onun bütün sonuçlarını kabul etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.

Öz-kabul üzerine yapılan çalışmalar da bu kavramı psikolojik sağlık, öz-eleştiri, utanç ve kişinin psikolojik ihtiyaçlarıyla kurduğu ilişki bağlamında inceliyor. Ancak burada nedensellik konusunda dikkatli olmak gerekir; örneğin bazı çalışmalar kesitsel ve öz-bildirim temelli. Dolayısıyla “kendini kabul edersen otomatik olarak iyileşirsin” gibi bir sonuç çıkarmak bilimsel olarak doğru olmaz.

Benim için daha önemli olan ayrım şu:

Değişmek isteyebilirim ve aynı anda kendimi düşman ilan etmeyebilirim.

Belki kabul, değişimin karşıtı değildir.

Belki değişimin nasıl gerçekleşeceğine dair başka bir başlangıç noktasıdır.

Belki yanlış soruyu soruyoruz

Kendimize bakarken çok sık şu soruyu soruyoruz:

“Bende neyi düzeltmeliyim?”

Bazen bu sorunun gerçekten bir cevabı vardır.

Ama yanına başka bir soru koymayı daha çok seviyorum:

“Bende neyi henüz anlamadım?”

Neden burada bu kadar korkuyorum?

Neden bu ilişkiye bu kadar tutunuyorum?

Neden bu söz beni diğerlerinden daha fazla yaralıyor?

Neden her şey yolundayken uzaklaşmak istiyorum?

Neden güçlü görünmeye bu kadar ihtiyacım var?

Bu sorular bizi sorumluluktan kurtarmaz.

Ama bizi kendimize biraz daha yaklaştırabilir.

Ve belki kendini geliştirmek ile kendinden kurtulmaya çalışmak arasındaki ince çizgi tam da burada başlıyor.

Biri olduğumuz insanı merak ediyor.

Diğeri onun yerine başka birini koymaya çalışıyor.

Ben insanın değişebileceğine inanıyorum.

Ama insanın değişebilmek için önce kendisini reddetmesi gerektiğine inanmıyorum.

Çünkü hayat, kendimizin kusursuz bir versiyonuna ulaştığımız gün başlamayacak.

Zaten başladı.

Ve belki bütün mesele, değişirken bile kendimizi geride bırakmamayı öğrenmek.

İnsan düzeltilmesi gereken bir proje değildir.

İnsandır.

— Eylül

İnsanlık Hâlleri / Dosya 001

Okumaya devam etmek isteyenler için

Hewitt ve arkadaşlarının mükemmeliyetçi kendini sunma üzerine klasik çalışması, kusursuz görünme ve kusurları gizleme ihtiyacını incelemek için iyi bir başlangıç. 2024 tarihli sistematik derleme ve meta-analiz de bu alanın sonraki araştırmalarını bir araya getiriyor.

Sosyal karşılaştırma tarafında Stapleton, Luiz ve Chatwin’in Instagram çalışması özellikle değerli; çünkü basitçe “sosyal medya kötüdür” sonucuna varmıyor ve başkalarının onayına bağlı özdeğer değişkenini hesaba katıyor.

Sosyolojik tarafta ise neoliberal öznellik, performans ve öz-optimizasyon literatürü, “kendini geliştir” çağrısını yalnızca bireysel motivasyon olarak değil, içinde yaşadığımız toplumsal bağlamın bir parçası olarak düşünmek için alan açıyor. Burada kavramı her şeyi açıklayan tek neden gibi kullanmamak da önemli; güncel sosyolojik tartışmalar tam olarak bu tür aşırı genelleştirmelere karşı uyarıyor.

Kaynaklar:Hewitt et al. — Perfectionistic Self-Presentation⁠ ·Casale et al. — Systematic Review & Meta-analysis⁠ ·Stapleton et al. — Instagram & Social Comparison⁠ ·Ball — Subjectivity as a Site of Struggle⁠